beyaz esya servisiizmir evden eve nakliyat
 

FENOMEN

Felsefe Dünyası

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
hd film izle film izle demirdöküm demirdöküm servis bosch servis vaillant servis eca servis ariston servis
Anasayfa Felsefe Yazıları Felsefe Sohbetleri Isaiah Berlin İle Söyleşi

Isaiah Berlin İle Söyleşi

E-posta Yazdır

Isaiah Berlin İle Söyleşi
BRYAN MAGEE

Isaiah BerlinMAGEE- Bu açış konuşmasında bir giriş olarak bazı temel sorunları ele almayı öneriyorum. Herhangi bir kimse felsefeye neden ilgi duysun? Felsefe niçin önemlidir? Felsefe tam nedir? Bu soruları tartışmak için buraya davet ettiğim Sir Isaiah Berlin uluslararası üne sahip, Karl Marx’ın biyografisinin yazarı ve özellikle düşün tarihi alanındaki bilgisiyle tanınmış bir filozof. 

TARTIŞMA

 MAGEE- Kendi isteğiyle veya eğitim yoluyla felsefeye ilgi duymamış bir kimseye, felsefeye ilgi göstermesi için ne gibi nedenler öne sürülebilir?

 BERLIN- Herşeyden önce felsefi sorular kendinden ilginç sorular. Çoğu kez de bu sorular, birçok normal inançların temelinde yatan varsayımlarla ilgili. İnsanlar varsayımlarının fazla irdelenmesini pek istemezler –inançların temelini anlamaya itildikleri zaman kendilerini rahatsız hissetmeye başlıyorlar- fakat, gerçekte sağduyuya dayanana bir çok inançların temel varsayımları felsefi çözümlemenin alanına girer. Bu temel varsayımlar eleştirel bir gözle irdelendiklerinde bazen ilk görünüşlerinden çok az daha sağlam, anlam ve uzantıları ise oldukça bulanık olarak karşımıza çıkarlar. Bu soruları inceleyerek filozoflar insanların kendi haklarında bilgi edinmelerini sağlarlar.

MAGEE- Hepimiz bir noktadan sonra, temel var göstermeye başlıyoruz. Bu neden böyle?

BERLIN- İnsanlar fazla irdelenmekten hoşlanmıyorlar –dayandıkları temellerin ortaya çıkarılmasından ve yakından incelenmesinden rahatsız oluyorlar- kısmen de insanın etkinlik gereksinimi bu tür sorgulamayı kulakardı etmeyi gerektiriyor. Eğer belirli bir yaşam biçimini benimsemişseniz, durmadan “Niçin bunu böyle yaşıyorsunuz, benimsediğiniz amaçların doğru amaçlar olduğundan emin misiniz? Yaptığınız şeylerin inandığınızı söylediğiniz ahlak kural, ilke ve ülkülerine ters düşmediğinden emin misiniz? Benimsediğiniz bazı değerlerin çelişkili olduğunu kabul etmekten çekinmediğinizden emin misiniz? İkircilikli bir durumla karşılaştığınızda, bazen bu durumu olduğu gibi görmekten çekindiğiniz için, durumu görmezlikten gelip, sorumluluğu devlete, kiliseye, sınıf ilişkilerine veya üyesi olduğunuz kuruluşa, basit ve temiz insanların genel ahlak anlayışına yüklediğiniz olmaz mı?” gibi soruların sorulması insanları sinirlendirip kızdırır, kendilerine güvenlerini yitirmelerine neden olur ve doğal olarak bu gibi sorulara karşı bir karşı koyma eğilimi yaratır.Platon Sokrates’e "sorgulanmayan bir yaşamın yaşamaya değer olmadığını" söyletmiştir. Fakat eğer toplumda herkes durmadan inançların dayanaklarını irdeleyen kuşkulu aydınlar olmaya başlarsa, bir şeyler yapma olanağını yitirirler. Ama, bu tür öndayanaklar sorgulanmazsa da, bu kere toplum kemikleşir, inançlar dogmatikleşir ve düşün yavaşlaşır. Rahat,  sorgulanmayan bir dogma sedirine uzandıklarında, toplumlar uykuya dalabilirler. İmgelemin gelişmesi, aklın çalışması, düşün yaşamının gerilememesi ve doğrunun (veya adaletin ya da kendini gerçekleştirmenin) peşinden gitmenin durmaması, varsayımların sorgulanmasına, öndayanakların –hiç olmazsa yeterli derecede- irdelenmesine bağlıdır.  İnsanlar  ve düşünceler, babaya başkaldırarak, babayı yoketmeseler bile –babanın inançlarına başkaldırarak ve yeni inançlar geliştirerek ilerlerler. Gelişme ve ilerleme buna bağlıdır. Bu süreç içinde rahatsız edici soruları soranlar ve cevaplarını derin bir şekilde merak edenler en önemli rolü oynamış olurlar. Genellikle, her toplumda böyle kişilerin sayısı çok azdır. Bu tür etkinliği sistematik olarak ve eleştiriye açık ussal bir yöntemle yürütenlere filozof denir.

 MAGEE- İrdelenmesi gereken bazı öndayanaklar ile ilgili örnekler verebilir misin?

BERLIN- Platon’un Diyalogları sonul değerlerin tartışılması, yerleşmiş görüşlerin sorgulanması ile ilgili en verimli ilk örneklerdendir. Daha başka örnekleri bu gibi sorunlarla ilgilenen yazarların roman ve oyunlarında bulabilirsiniz. –örneğin Ibsen’in oyunları, Turgenyev’in On theEve (Devrim Arifesinde)  ve E.M. Forster’in The Longest Journey (En Uzun Yolculuk) adlı yapıtları. Belki daha yakın örnekleri çağdaş siyasal ve ahlak felsefesinden çıkarabiliriz. Özgürlük veya (dünyada her yerde konuşulan) eşitlik örneklerini ele alabiliriz. Amerikan Bağımsız Bildirgesi’nin başlangıcını ele alalım. Şimdi tam olarak hatırlayamıyorum ama...

MAGEE- “Bütün insanların eşit yaratıldığı, yaratıcıları tarafından  vazgeçilmez bazı haklarla donatıldığı ve bu haklar arasında yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama olduğunu... apaçık olarak kabul ediyoruz.”

BERLIN- Teşekkür ederim. Şimdi haklar. Hak nedir? Eğer sokaktaki herhangi bir adama "hak nedir?" diye sorarsanız, şaşırır açık bir cavap veremez. Başkalarının haklarını çiğnemenin veya kendinin  şuna veya buna olan hakkının başkaları tarafından yadsınmasının ne olduğunu bilebilir. Fakat çiğnenen veya yadsınan nedir? Yaşamda edindiğiniz bir şey midir, yoksa doğuştan kalıtımla elde ettiğiniz bir şey midir? İnsanın temel bir niteliği midir? Birinin size verdiği birşey midir? Eğer verdiyse, kim verdi? Nasıl verdi, hangi yöntemle? Hak verilebilir mi? Geriye alınabilir mi? Kim tarafından, hangi hakla alınabilir? Başka hakları veren veya kaldıran haklar var mıdır? Bunun anlamı nedir? Bir hak kaybedilebilir mi? Düşünme, nefes alma, şununla bunun arasında seçim yapma gibi insan doğasına içkin haklar var mıdır? Doğal hakların anlamı bu mudur? Eğer öyleyse, bu anlamda “doğal” ne demektir? Bu tür hakların ne olduğunu nereden biliyorsunuz?

Hakların ne olduğu konusunda insanlar çok farklı şeyler söylemişlerdir. Haklar hakkında birçok şey söylendiği 17. yy örnek olarak ele alalım. O zaman, temel sorunlardan bir tanesinin kralların kutsal hakları olup olmadığı konusu etrafında yoğunlaşan bir iç savaş vardı İngiltere’de. Biz şimdi böyle bir hakkın olduğuna inanmıyoruz, fakat inananlar varmış. Bunlar kralların özel olduğuna ve Tanrı tarafından özel haklarla donatıldıklarına inanıyorlardı. Diğer bazı insanlar bu tür hakların olduğuna inanmıyorlar, bu tür hakların din adamları ve şairlerin uydurması olduğuna inanıyorlardı. Bu kişiler nasıl tartışmışlardı? Kanıt olarak bu iki taraf neler öne sürmüşlerdi? Hangi tür kanıtlar inandırıcıydı? Örneğin, 17. yy'ın sonlarına doğru bir Fransız yazar şöyle bir şey öne sürmüştü. "Eğer Fransız kralı teb’asının bir bölümünü İngiliz kralının emrine vermek isteseydi, bu konuda teb’anın düşüncesi ne olurdu?" Yazarın cevabı: "Teb’anın bu konuda hiçbir düşüncesi olamaz, teb’a boyun eğmekle yükümlüdür, kralın istediğini yapmaya hakkı vardır. Teb’anın bu konularda düşünmesine izin vermek, kralın kararının sorgulanması küfür olarak nitelenir." Biz bugün bu görüşlere inanmıyoruz. Eski zamanlarda ise fiziksel dünyanın kademeli bir yapıya sahip olduğuna inanan bir çok insan bu görüşleri kabullenmiştir. Herkesin bu hiyerarşik bütünlük içinde bir yeri vardır ve toplumsal piramitteki yerinin getirdiği görevleri yerine getirmekle yükümlüydü. Yüzyıllar boyu bu görüşü yadsıyan ve hiyerarşinin olmadığını öne süren düşünürler ortaya çıktı. İnsanların eşit olduğunu, doğuştan farklı olmadıklarını, doğal ihtiyaç, yeti ve isteklerle donatıldıklarını, insanların vazgeçilmez doğal hakları olduğunu ileri sürdüler. Bu haklar açısından herkes eşitti. Anlatmaya çalıştığım şu: bu tür tartışmalarda her iki taraftan öne sürülen kanıtlar felsefenin konu kapsamına girer. Başka hangi bilgi dalı bu sorunları ele alır? Bunlar, insanların uzun yıllarderin bir şekilde üzerine eğildikleri kanlı savaşlar verdikleri, devrimler yaptıkları ilke sorunlardır.

MAGEE- Eminim birçok insan bu sözleriniz üzerine şöyle der: “Evet, söylediklerinizin hepsi doğru. Fakat bütün bunlar sözcükler üzerine tartışmaktan başka bir şey değil. İnsanın kendi yaşamını sürdürebilmesi için bu gibi sorulara kafasını ağrıtmasına gerek yok. Bunların gerçek yaşamla, güncel yaşamla ilgisi yok. Bu gibi sorular üstüne ne kadar düşerse, insan kendini o kadar mutsuz eder.”

BERLIN- Doğru, bunlar insanı daha mutsuz yapabilir, fakat yine de bu gibi sorunların üstüne gitmek isteyen insanlar vardır. Bu gibi insanlar neden yaşadıkları gibi yaşadıklarını ve neden bu şekilde yaşamalarının daha doğru olduğunu bilmek istiyorlar. Bu istem en geniş düşün ufkuna sahip, en akıllı ve en yetenekli bazı kişiler tarafından derinden duyulan doğal bir tutku. Doğru, burada söz konusu olan, sözcükler üzerine olan tartışmalardır, fakat şunu da unutmamak gerek: sözcükler yalnızca sözcük olmaktan, bir dil oyunundan ibaret değil. Sözcükler düşünceleri temsil ediyorlar. Dil, yaşayışımızı hem temsil eder, hem de dönüştürür.

MAGEE- Haklar konusunda söylediklerinizle siyasetin felsefi bir şekilde sorgulanmasına ilişkin bir örnek vermiş oldunuz. Şimdi, siyasetten farklı olarak ahlaki konularda söz konusu olabilecek felsefi bir sorgulama örneği verebilir misiniz?

BERLIN- O halde size, birisinin bana 2. Dünya Savaşında geçirdiği bir deneyimle ilgili olarak anlattığı bir öyküyü nakledeyim. Bu adam, Fransız Direniş Örgütünün yakaladığı bir Fransız hainini sorguya çekmek durumunda kalan, savaşın sonlarına doğru Fransa’da bulunan bir İngiliz istihbarat görevlisiydi. Yakalanan hain gestapoya çalıştığı için Fransız direniş Örgütü tarafından kurşuna dizilecekmiş. Bizim İngiliz İstihbarat görevlisi örgütten adamı sorguya çekmek için izin istemiş, nedeni şu: bu adamdan alacağı bilgi ile birçok suçsuz insanı işkence ve ölümden kurtarma olanağı varmış. Gestapo ajanı olan adamı görmeye gittiğinde adamın tepkisi şu olmuş: “Ne diye ben senin sorularını cevaplandırayım? Eğer yaşayabileceğimi garanti edebilirsen sorularını cevaplandırırım. Bu adamların yarın beni öldürmeyi tasarladıklarını biliyorum, eğer yaşayabileceğimi garanti edemezsen, o zaman konuşmam için hiçbir neden yok.” Bu durumda İngiliz görevli ne yapmalıydı? Bir istihbarat görevlisi olarak yapması gereken şey, elden geldiği kadar –suçsuz bir çok insanın hayatını kurtarmaya yarayabilecek- bilgiyi elde etmektir. Fakat bu bilgiyi ancak yalan söyleyerek elde etme olanağı bulunuyor. “Senin yaşaman için onları elimden geldiği kadar ikna etmeye çalışırım.” Gibi bir şey söylemesi hiçbir işe yaramazdı. Adamı da idam edilmekten hiçbir şekilde kurtaramayacağını biliyordu. Böyle bir garantiyi vermediği takdirde, başka şeylere aldanmayacağı da belli. Ama diğer taraftan, “Eğer benimle konuşursan, hayatını kurtaracağım” gibi bir vaatte bulunsa, bu defa adam aldandığını anlayınca, son nefesini verirken görevliye beddua edecekti.

İşte bu bana göre, ahlak ile ilgili, ahlaki bir sorun örneği. Faydacı görüşe inanan bir kişi bu durumda şu cevabı verebilir: “Eğer insanlığın toplam mutluluğunu artıracak veya insan ızdırabını azaltacak ise, tabi ki böyle bir durumda yalan söylemek gerekir.” Ordu ve vatan görevini en yüce değer olarak gören bir kimse, özellikle savaş koşulları altında, aynı sonuca varabilir. Fakat bu durumda farklı ölçütler de söz konusu olabilir: Mutlak nitelikte dinsel emir, vicdanın sesi, bir insanın diğer bir insanla olan ilişkisi: Ölmek üzere olan bir adama insan nasıl bu kadar feci bir yalan söyleyebilir? Adamın yaptığı şey onun insan gibi muamele görme hakkını düşürür mü? Sonul insan hakları yok mudur? Dostoyevski’nin kahramanlarından bir tanesi, eğer kendisinden milyonlarca insanın mutluluğu için suçsuz bir çocuğa işkence yapması istense, bunu reddedeceğini söyler. Bu tutum yanlış mıdır? Faydacı bir kişi, “Evet bu açıkça yanlış bir tutum, hem romantik hem de yanlış bir tutum.” der. Tabii herkes böyle düşünmüyor. Bazılarımız, bir kişinin şöyle bir şey söylemesine kesinlikle hakkı olduğunu kabul eder: Suçsuz bir çocuğa işkence yapmam – sonuç ne olursa olsun, bedeli ne olursa olsun insanın hiçbir zaman yapmaması gereken bazı şeyler vardır.

İşte burada iki felsefi görüş çatışıyor. Bir tanesi, en iyi anlamda, faydacı (veya yurtsever), diğeri ise mutlak, evrensel kuralların kabullenilmesi üzerine kurulu. Ahlak felsefecilerinin görevi, insana bu görüşlerden hangisinin benimsenmesi gerektiği konusunda emir vermek değildir. Onun görevi, söz konusu olan sorun ve değerlerin ne olduğunu, varılan farklı sonuçlar arkasında yatan kanıt ve karşı görüşleri incelemek ve değerlendirmek, çelişen yaşam biçimlerini açıklığa kavuşturmak, hayatın amaçları ve bu uğurda ödenmesi gereken bedel hakkında yardımcı olmaktır. En son aşamada, insanın kişisel sorumluluk yüklenmesi, doğruluğuna inandığı şeyi yapması gerekmektedir. Eğer aldığı kararı temellendiren ilkenin bilincinde ise ussal, eğer farklı bir tercih yapma olanağı varsa özgür demektir, o kişi. Bu tür seçimler çok zor olabilir. Düşünmeden buyruklara uymak çok daha kolay bir şey.

MAGEE- Siyasal ve ahlaki sorunlar ile ilgili olarak verdiğiniz örneklerin dilbilimsel nitelik taşımamaları çok iyi bir şey. Keşke, en azından son yıllara kadar, ahlak felsefecileri tarafından yazılı olarak tartışılan sorunlarda da aynı tutum egemen olsaydı. Felsefe okumaya çalışan birçok kimseyi şaşırtan ve bezginlik veren şey felsefi tartışmaların bir çoğunun sözcükler ve dil etrafında dönmesi. Bunun neden böyle olduğunu mazur gösterecek bir açıklama yapar mısınız?

BERLIN- Bildiğim kadarıyla anlatayım. Bazı çağdaş felsefeciler konularının dil ile ilgili olduğunda ısrar etmekle kendi kendilerine zararlı olmuşlardır. Çoğu insan bu felsefecilerin uğraştığı şeylerin önemsiz olduğu kanısında; eğer felsefeciler dilbilim veya leksikografi ile uğraşanların yaptıklarını yapmaya çalışıyorlarsa, o zaman dilbilgisiyle veya leksikografi  ile uğraşanlar bu işi felsefecilerden daha iyi yaparlar diye düşünüyor. Bütün bunlara karşın felsefeciler dile karşı ilgi gösteriyorlar, çünkü sözcüklerin edim niteliği taşıdığına, bu nedenle de dilin incelenmesinin düşünce, hatta dünya görüşe ve yaşam biçimlerinin incelenmesi anlamına geldiğini inanıyorlar. İnsan bu açık yanıtı olmayan güç felsefi sorunlarla karşılaştığında kendi kendine şu soruları sormakla işe başlayabilir: “Bu ne tür bir sorudur? Ne tür bir yanıt arıyoruz? Bu şu türden mi yoksa başka türden bir soru mudur? Olgu sorosu mudur? Mantıksal yani kavramlar arası ilişkiler ile ilgili bir soru mudur? Veya bunların karışımı olan bir soru mudur? Yoksa bunların hiçbirine benzemeyen bir soru mudur?”. Kavram ve kategorilerin ayıklanması oldukça güç bir şey. Fakat bütün iyi felsefeciler bunu yapmışlardır ve yapmaktadırlar. Dikkatli olmayan ve kötü niyetli olanları bir kenara bırakırsak, bu tür incelemelerin dil ile ilgili kargaşaları gidermeyi amaçladığını kabul etmek gerekir. Bu gibi karışıklıklar insanların kafalarının karışmasına neden olduğu gibi, bu tür kargaşalar insanlığı barbarlığa bile sürükleyebilir.

MAGEE- Nazilerin ırk ayrımı ile ilgili görüşleri bulanık düşüncelere, bu tür bulanıklıklara dayanıyordu değil mi?

BERLIN- Evet, bu karışıklıklar kısmen görgül, kısmen değil. İnsan-altı (sub-man) kavramı, yani Yahudiler, Çingeneler, Slavlar, Siyahlar veya daha başkalarının insan-altı varlıklar olduğu ve bunların toplum açısından sakıncalı varlıklar oldukları için yok edilmeleri gerektiği gibi korkunç görüşler, kuşku yok ki, bu insanların davranış nitelikleri hakkında yanlış görgül inançlara dayandırılmaktaydı. Fakat insan-altı kavramı yahut insan-altı olmanın ne anlam taşıyabileceği bu sorunla ilgili olarak “insan” sözcüğünden ne anladığımız, insan doğasının ne olduğu, beşeri bir varlık olmanın anlamı, üstün veya aşağılık insan olmanın ne demek olabileceği ve bunun sonuçları –aşağılık olanların işkenceye tabi tutulması ve öldürülmesi: Bütün bunlar görgül değil, felsefi sorular. Bu gibi sorunların önemsiz olduğunu, bir dil incelemesi veya sözcük kullanımı ile ilgili bir irdeleme olduğunu söyleyenlere şunu hatırlatmak gerek: bir çok insanın hayatları bu kavramların incelenmesine bağlıydı, halen de bağlı.

MAGEE- Bazı dil felsefecileri dilin kullanım biçimlerini incelemekle dilin üzerimizde kurduğu sihirli denetimden kurtulduğumuzu öne sürüyorlar. Başka bir deyişle, hiç olmazsa sihirli denetim altında olan onlar değil de biziz.

BERLIN- Çok doğru. Bunun insanlığa önemli bir hizmet olduğunu belirtmek isterim. İşte, bu nedenle, dilin çözümlenmesiyle etkisini kaybedeceğinden korkanlar, dili özgün haliyle olduğu gibi tutmaya çalışanlar, bu tür düşünürleri tehlikeli insanlar olarak görüyorlar. Alman şairi Heine çalışma odasına kapanmış, sessiz sessiz çalışan felsefecilerin kulak ardı edilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Felsefeciler çok güçlü ve yaman kişiler olabilirler: onları zararsız, önemsiz şeylerle uğraşan ve bilgiçlik taslayan kişiler olarak görmek, güçlerini anlamamak demektir. Eğer Kant akılcı din bilimcilerin Tanrılarını yıkmasaydı, Robespierre kralın başını istemeyebilirdi. O zaman aralarında yaşadığı Fransızlara, Heine, Alman idealist metafizikçilerinin – Fichte, Schelling gibilerinin izleyicilerinin – yobaz müminler olduklarını, korku veya haz sevgisinin onları birgün Batı uygarlığının bütün anıtlarını yerle bir etmekten alıkoyamayacağını söylemiştir. Bu metafizik çılgınlığın Avrupayı savaşa sürüklemesi karşısında Fransız Devriminin bir çocuk oyunu gibi kalacağını öne sürmüştür. Heine’ın, kendisinden çok iyi anladığı, felsefi ve metafizik düşüncenin (örneğin derslerini izlediği Hegel’in) sahip olduğu güçten hiç kuşkusu yoktu. Bu güç, dolaylı fakat geniş kapsamlı olabilir. Heine filozofların zararsız laf ebeleri olmadıklarını, tersine, iyilik veya kötülük yönünde güçlü etkileri olduklarını ve insanlığın en yaman ve görünmeyen yasamacıları olduklarını biliyordu.

MAGEE- Bütün bu güçleri kağıt üzerinde yazdıkları veya konuşmalarında kullandıkları sözcüklere dayanıyor, değil mi? Dilin felsefi etkinlik yoluyla gerçekliğe karışması gerçekten önemli bir konu. Örneğin, biraz önce, sizin de sorduğunuz “hak nedir?” sorusunda bile, acaba burada sözkonusu olan, bir sözcüğün anlamının sorgulanması mı, yoksa soyut olduğu halde, varolan bir şeyin irdelenmesi midir? “Hak nedir?” sorusu ne tür bir sorudur?

BERLIN- Her halde  bu söylediklerinizden şu sonucu çıkarabiliriz: Hangi türden kanıtlar belirli bir hakkın, örneğin mutluluk hakkının, varlığını veya yokluğunu kabullenmek için yeterli sayılır? Birisi Luther’e insanların mutlu olmaya haklarının olduğunu belirttiği zaman, Luther’in “Mutluluk mu? Hayır, ızdırap, ızdırap, çarmıh, çarmıh” diye cevap verdiğini bir yerlerde okuduğumu  hatırlıyorum. Bu tür  bir yaklaşım Hıristiyanlığın temelinde yatıyor. Bir çok hiç de yüzeysel sayılamayacak insanların yaşamlarını temellendiren bir inanç ve gerçek anlayışı budur. Kabul edersiniz ki bu önemsiz bir şey değil. Temel sözcüklerle de olsa, burada, sözcüklerin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Siz bu uğraşın “Çarmıh sözcüğü ne demektir?”, “Izdırap sözcüğü ne demektir?” gibi sorulardan ileriye gidemeyeceğini söyleyebilirsiniz. Ama önemli olan noktayı gözden kaçırmamak gerekir. Biz dil veya leksikografi ile uğraşan uzmanlar değiliz. Bu sözcükler Luther ve Luther gibi insanlar için ne anlam taşıyorlardı, bu bağlamda bu sözcüklerin anlamları nedir? Bu soruların yanıtlarını sözcüklerde bulamazsınız.

MAGEE- Fakat bu sorun yine de açıklığa kavuşmuş değil. Sözcüklerin anlamları sizin söylediğiniz gibi açıklansa bile, yapılmak istenen şeyin niteliği  nedir, işte bu açıklığa kavuşmuş değil. İki üç bin yıla yakın bir zamandır, insanlık tarihinin en büyük dehaları bu gibi sorunlarla uğraştıkları halde, genel olarak kabul görecek çözümlere ulaşılmış değil. Bu da bu tür soruların niteliğinden ileri geliyor… belki de bu sorular hiçbir zaman yanıtlanamayacak, belki de aranan çözümü bu biçimde elde etmek olanaksız.

BERLIN- O halde kendimize şu soruyu soralım: “Hangi tür sorular yanıtlanabilir?” Çok kaba olarak denilebilir ki, yani hiç olmazsa ilke olarak, iki soru türü az çok kesinlikle yanıtlanabilir nitelik taşırlar. Bir tanesi görgül nitelikte olan sorular – yani dünyada ne var ne yok gibi basit gözlemle veya bilimler yoluyla yanıtlanabilecek sorular bunlar. Örneğin, “Avustralya’da kara kuğular var mıdır?”, “Evet, vardır orada görülmüştür.” “Su nelerden oluşur?”, “Su bir tür moleküllerden oluşur.” “Moleküller nelerden oluşur?” “Atomlardan oluşur.” İşte burada söz konusu olan doğrulanabilecek, hiç olmazsa yanlışlanabilecek nitelikte önermeler. Sağduyu da aynı niteliği taşır. “Peynir nerede?” “peynir dolapta” “Nereden biliyorsun” “Baktım da ondan.” Bu yanıtlar soruları karşılamak için yeterli. Normal olarak bu yanıtlardan ne siz, ne ben, ne de başkası kuşku duyar. Bunlar görgül sorular, sağduyu ile, veya daha karmaşık durumlarda gözlem, deney, veya varsayımların doğrulanması ile çözüme ulaşabilen olgu soruları bunlar. İşte bunlar bir tür soru tipini oluşturuyor.

Bunlardan başka matematik ve mantık ile uğraşanların sordukları tür sorular da var. Burada önce bazı tanımlardan yola çıkılıyor; bir önermeden başka bir önermenin çıkarsanması ile ilgili dönüşüm kuralları söz konusu.  Bundan da öte, öncüllerden sonuçların çıkarsanmasını olanaklı yapan kapsam kuralları var. Hatta önermeler arasındaki mantıksal ilişkileri denetlemek için kurallar var. Bütün bunlardan dünya ile ilgili bilgi edinmek mümkün değil. Burada söz konusu olan matematik, mantık, oyun teorileri soysop bilimi gibi biçimsel olgusal sorularla ilgisi olmayan bilim dalları. Bu tür soruların yanıtları pencereden dışarıya bakarak, dolapta arayarak ya da teleskopla gözleyerek bulunamaz. Ben size, “Satrançta şah yalnız bir kere ilerleyebilir” dersem, sizin bana “Ama ben bir yerde şahın iki kere ilerlediğini gördüm” demeniz hiçbir şey ifade etmez. Bu gözleminiz benim söylediğim şeyin aksini kanıtlamaz. Çünkü benim anlatmak istediğim şey satrançta şahın yalnızca bir kare oynayabilmesi ile ilgili bir kuralın olması. – aksi takdirde kural bozulmuş olur. “Ama kuralın doğru olduğunu nereden biliyoruz?” Kurallar doğru ya da yanlış nitelikler taşımazlar, aynı soru ve buyrukların böyle nitelikler taşımadıkları gibi. Bunlar kuraldır: ya bu kuralları ya da başkalarını kabul edersiniz. Yaptığınız seçim özgür müdür değil midir, bu kuralların nitelikleri nelerdir – bunlar görgül veya biçimsel değil, felsefi sorular. Birazdan bunları açıklamaya çalışacağım.

Yukarıda andığım iki tür sorunun temel niteliği bu sorunların yanıtlarının açık seçik yöntemlere dayanması. Görgül bir sorunun yanıtını bilmeyebilirsiniz, fakat ne tür bir yanıtın geçerli; sınırlarının ne olacağını önceden biliyorsunuz. “Sezar ne kadar yaşadı?” dersem, kaç yıl yaşadığını bilmiyor olabilirsiniz, ama öğrenmek için ne yapacağınızı bilirsiniz. Hangi tür kitaplara bakılması gerektiğini bilirsiniz. Yanıt için ne tür kanıtların kanıt olacağını bilirsiniz. “Tayland’da uçmayan kuşlar var mıdır?” diye bir şey sorsam, bunun yanıtını bilmeyebilirsiniz, fakat bu sorunun yanıtının gözleme dayandığını biliyorsunuz. Gökbilim için de aynı şey geçerli. Uzaydaki bir gezegenin dünyaya dönük olmayan yüzünün neye benzediğini bilmiyorsunuz, çünkü bu yüzünü hiç görmediniz. Ama, bir gün, aya gidildiği gibi, oraya gidebilirseniz gezegenin öbür yüzünü de görebileceğinizi biliyorsunuz. Biçimsel bilim dallarında da böyle: çözülmemiş sorunlar var, fakat bu sorunların çözülmesini olanaklı yapan, genel kabul gören yöntemler de var. Matematiksel sorunların, bakmak, dokunmak ve dinlemek yoluyla çözülemeyeceğini biliyoruz. Cebir yoluyla da ampirik soruları yanıtlayamayacağımızı biliyoruz. Fakat bu noktada şunu da belirtmem gerek: Bu iki bilgi alanını ben çok sert çizgilerle birbirinden ayırdım. Betimleyici önermeler ile biçimsel önermeler arasındaki ilişki benim dile getirdiğim biçimden çok daha karışık. Yalnız olayın böyle pozitivist bir biçimde ortaya konması, anlatmak istediğim şeyi vurguluyor. O da şu: Bu iki soru türünden başka, bu iki yöntem türüyle yanıtlanamayacak sorular da var. Bu tür bir çok sorular var, ve bunların arasında felsefi sorular da var. Felsefi soruların en belirgin niteliği şu: Yanıtı nerede nasıl bulacağınızı bilmiyorsunuz. “Adalet Nedir?” “Her olay kendinden önceki olay tarafından belirlenir mi?” “Yaşamın amacı nedir?” “Mutluluk mu daha önemlidir yoksa mutluluğa götürmese bile, toplumsal eşitlik mi, adalet mi, dinsel inançlar mı veya bilgi mi?” Bu soruları nasıl yanıtlayabiliriz? Düşünmeye önem veren birinin size şöyle bir soru yönelttiğini düşünün: “Gerçek ne anlam taşır?” “Gerçeği görüntüden nasıl ayırırsın?” veya “Bilgi nedir?” “Ne biliyoruz?” “Kesinlikle bildiğimiz bir şey var mı?” “Matematiksel bilgi dışında kesinlikle bildiğimiz, veya bileceğimiz şeyler var mı?” “Eğer varsa kesinlikle bildiğimizi nereden biliyoruz?” Yolu yöntemi olmayan bu gibi soruları yanıtlayabilmek için şöyle karşılık verebilirsiniz: “Bu konularda uzmanlar var. Onlar size neyin hakça olduğunu, nedenselliğin olup olmadığını, mutluluğun insanlar için doğru amaç olup olmadığını, hak ve görevlerin, bilgi gerçek ve doğrunun neler olduklarını size söyleyebilirler. Gidin onlara danışın.”  Bir metematikçi matematiksel soruları yanıtlayabiliyor, ama siz yanıtlayamıyorsunuz. Peki, acaba bu  soruların yanıtını açık olarak verebilecek  yanılmaz bir ahlak felsefesi veya metafizikçiyi akıllı bir insan anlayabilir mi? Bu tür sorular yanıtları nerede aramamız konusunda şaşkınlık yaratıyor. Hiç kimse bu soruları nasıl çözebileceğini bilmiyor. Bu soruları kendine yönelten bir çok sıradan kişi bir süre sonra zihinsel felce uğruyor, bu tür soruları sormaktan vazgeçiyor.

MAGEE- Bizi burada önemli bir noktaya getirmiş bulunuyorsunuz. Şimdi bunu vurgulamak için, daha ileriye gitmeden, bu konu üzerinde durmak istiyorum. Eğer özetlersem: İnsanoğlunun bilgi edinme sürecinde bir tür soru sorduğunu söylediniz. Bir tanesi dünya ile ilgili sorular – yani insanoğlu durmadan çevresini anlamaya ve denetlemeye çalışıyor. Dünya ile ilgili bu sorular, en son aşamada dünyaya bakarak yanıtlanabilir, dünyayı inceleyerek, gözlemleyerek, deney yaparak gibi. Bu tür sorular olgusal sorular – felsefecilerin deyimiyle, görgül sorular – yani, bunlar deney ile ilgili sorular. İkinci tür sorular daha soyut, daha biçimsel nitelikte. Örneğin, matematik, mantık veya sizin de belirttiğiniz gibi oyun teorisi, soy-sop bilimi gibi. Bu tip sorular biçimsel sistemler içindeki birimler arası ilişkiler ile ilgili. Bu nedenle, bu tip soruların yanıtlarını dünyayı gözlemleyerek vermek olanaklı değil. Ama bu, bu tür soruların güncel hayattan kopuk oldukları anlamına gelmez. Günlük hayatta kullandığımız aritmetik biçimsel bir sistem – gerçekten her gün birçok şeyi hesaplamak için, zamanı bilmek için, para bozmak için, daha birçok şey için aritmetik kullanıyoruz. Böyle soyut bir sistem günlük hayatımızda çok önemli bir yer kaplıyor.

O halde başarıyla yanıtlayabileceğimiz iki tür soru var: Olgulara dayanana görgül sorular ve biçimsel bir şey içinde bir şey ile diğeri arasında ilişki kurmaya yarayan biçimsel sorular. Hemen hemen sorularımızın ve bilgimizin tümü bu iki kategoriden birisine giriyor. Fakat felsefi sorular bu iki kategoriye de girmiyor. “Hak nedir?” gibi bir soru, ne pencereden dışarı bakarak ne de biçimsel bir sistemin iç tutarlılığını inceleyerek yanıtlanabilir. Böylece bu tür soruları nasıl yanıtlayacağımızı bilmiyoruz. Rahatsız edici bir sorunun açıkça kanıtlanamadığı noktada siz felsefenin başladığını belirttiniz.

BERLIN- Siz sorunu benden daha iyi, daha açık olarak ortaya koydunuz.

MAGEE- Ama önce siz sorunu ortaya attıktan sonra, sizin çizdiğiniz çerçeveden yola çıkarak.

BERLIN- Sorunu sizin dile getirdiğiniz biçimiyle kabul ediyorum, benimkinden daha iyi.

MAGEE- Ama soru hala ortada! Nasıl yanıt vereceğimizi bilmediğimiz soruları ne yapacağız?

BERLIN- Önce şunu sormak gerek: “Bu soruları tartışan düşünürlerin bazılarına niçin hayranlık duyalım?” Sanırım onlara saygımız var, çünkü onlar hiç olmazsa bu soruları öyle bir konum içinde ele almışlar ki, bazı yanıtların geçerli olabileceği izlenimini veriyorlar. Bir şeyi yapmanın yolu yöntemi yoksa, yapabildiğini yapıyor insan, merak edip duruyor. “Her şeyin bir amacı var mıdır?” diye sorduğumuzda ne tür bir soru sormuş oluyoruz? “Ne tür bir cevap arıyoruz?” “Ne tür bir kanıt beni verilen yanıtın doğru veya yanlış, hatta dikkate değer olduğuna inandırabilir?” İşte felsefe bütün bu sorularla ilgilidir. Sanırım, E.M. Forster, (şimdi nerede okuduğumu hatırlayamıyorum ama) bir kez “Her şey başka bir şeye benziyor: Bu neye benziyor.” Diye sormuştur. Felsefi sorular söz konusu olduğunda insan böyle bir soruyla işe başlıyor. Tarihsel olarak olan şu: Bazı önemli ve temel sorular bir ikircikli durumda asılı kalıyor. İnsanoğlu bu konulara derin bir ilgi ve kaygı göstermiştir. Bu da doğal bir şey, çünkü bunlar sonul değerlerle ilgili şeyler. Dogmatikler, ya da kutsal kitapların veya büyük bir öğreticinin söylediklerini sorgusuz kabul edenler, bu konularda pek kaygı duymamışlardır. Fakat bu durumdan her zaman kuşku duyan insanlar oluştur. Kendilerine şu soruyu sormuşlardır: “Neden bu yanıtları kabul edelim ki?” “Şunu ya da bunu ileri sürüyorlar, ama bilgilerine güvenebilir miyim? Bildiklerinden nasıl emin olabilir?” “Tanrının (veya doğanın) kendilerine böyle söylediğini öne sürüyorlar – fakat Tanrı (doğa gibi) farklı insanlara farklı yanıtlar veriyor. Hangisi doğru?” Bu sorular öyle bir konum içinde dile getirilmişlerdir ki, tarihsel olarak birinci veya ikinci kategoriye girerler. Ne demek istediğimi açıklayayım. Gökbilimini ele alalım. 14. yy da gökbilimini felsefi bir konu olarak ele almak doğaldı, çünkü gökbiliminin önermeleri ne salt görgül ne de biçimseldi. Örneğin, gezegenlerin döngüsel bir yörünge içinde setrettiklerine inanılırdı, döngü yetkin bir biçim sayılırdı. Döngünün yetkin olduğunu öne süren önermenin niteliği ne olursa olsun – bunun biçimsel bir önerme olduğu düşünülebilir belki – gezegenlerin döngüsel bir seyir içinde oldukları, yalnızca bir biçimde seyrettikleri, veya seyretmeleri gerektiği önermesi ne görgül ne de biçimsel bir nitelik taşır. Bu önermenin doğruluğu – veya herhangi bir zorunlu doğru – gözlem veya deneyle saptanamaz. Diğer taraftan, gezegenlerin nasıl seyrettikleri ile ilgili olgusal bir genellemeyi, mantıksal veya matematiksel kanıtlarla da gösteremeyiz. İnsanların, yıldızların belirli bir şekilde hareket ettiklerine, bu şekilde hareket etmeleri gerektiğini bildiği sürece, veya bunu bildiklerini iddia ettikleri sürece, ve sorunu metafizik ve din bilimsel yönden ele aldıkları sürece, gökbilimin felsefi bir bilgi dalı olarak ele alınması gayet doğaldı. Bu, astroloji gibi, gökbilime yakın bilgi dalları için de geçerliydi. Fakat herkesin bildiği üzere, gökbilim daha sonra gözlemsel bir bilim durumuna geldi. Metafiziksel alt dayanaklarından arındı, bugün doğal bilimler alanına girmekte, görgül sınamalara tabi hipotetik-dedüktif yöntemle araştırmaları yürütmekte. Böylece gökbilim felsefe olmaktan çıktı.

Felsefenin geçirdiği aşamalar açısından ilginç olan bir boyut da felsefenin bazı bölümlerini görgül veya biçimsel kategorilere bırakması. Sanırım, rahmetli meslektaşım, Austin: “felsefe güneş gibi giderek yanan gaz kitleleri yaratmakta, bu kitleler gezegenler olarak güneşten bağımsız varlıklar haline gelmekte” demişti. Felsefe tarihi bu sürecin örnekleriyle doludur. Örneğin, ekonomi metafiziksel varsayımlardan arınmadığı zamanlarda felsefenin bir koluydu. Fakat daha sonra bağımsız bir araştırma alanı olmaya başladı.

MAGEE- Fakat bazı araştırma alanları bağımsızlıklarını kazanmış olsalar bile – belirttiğiniz gibi, ekonomi, gökbilim (daha önceleri psikoloji, sonra dilbilim) – halen bu alanların da felsefesi var. Bir kez bağımsızlaştıktan sonra bu alanların felsefeyle hiçbir ilgilerinin kalmadığını söylemek doğru olmaz.

Her alanda insanların kullandıkları bazı temel deyimler veya kavramlar var. Fizikçiler durmadan ışık, kitle, enerji, hız, yerçekimi, hareket, ölçme, zaman gibi şeylerden söz ediyorlar. Politikacılar durmadan özgürlük, adalet, eşitlik gibi deyimler kullanıyorlar. Avukatlar durmadan suç, suçsuzluk ve – farklı olarak kullanmalarına rağmen – adalet gibi deyimlerden söz ediyorlar. Genellikle, bu alanlarda çalışan insanların kullandıkları deyimleri tartışmaya çok az zaman ayırıyorlar. İddiaya girerim ki, fizikçiler yaşamları boyunca bir kez olsun enerji ve ışık kavramlarından ne anladıklarını tartışmıyorlar. Fakat bir adam geliyor, “Evet ama ışık dediğimiz zaman neyi anlıyoruz?”, “Enerjiden ne anlıyoruz?”, “Ölçme ne demektir?”, “Bir şeyi ölçtüğümüz zaman ne yapmış oluyoruz?” diye soruyor. İşte, bu soruları soran adam, bilim felsefecisi, bu soruların tartışılması ise bilim felsefesini oluşturuyor. Sonra, siyaset felsefecisi denen kişi var. O da “Özgürlük ne demek? Eşitlik nedir?” gibi sorular soruyor. Hatta, “Adalet nedir?” gibi sorular soran hukuk felsefecileri var. Her konunun ve etkinliğin bir felsefesi bulunmaktadır. Burada söz konusu olan felsefenin amacı yalnız bu adı geçen bilim dallarında kullanılan modelleri açıklığa kavuşturmak değil, aynı zamanda bu modellerin amaç ve yöntemlerini, kanıtlama süreçlerini eleştirel bir gözle tartışmak. Başka bir deyişle, felsefe her tür kavram ve etkinliği çözümlemeye, açıklığa kavuşturmaya yöneliktir. Bu nedenle, Wittgenstein felsefeyi bir doktrin olarak değil, bir etkinlik biçimi olarak değerlendirmiştir. Doğal olarak, felsefe etkinliğinin kendisi de felsefi incelemeye tabiidir. Gerçekte, bu tür inceleme felsefeciler arasında sürekli yapılan bir şeydir. Ama ilginç olanları, felsefeden başka, insan yaşamını derinden ilgilendiren etkinlikler. Felsefecilerin bu etkinlikleri dar bir kapsam içinde ele aldıklarını da belirtmem gerek. İncelediğiniz en ilginç kavramlar ister günlük hayattan alınmış olsun, ister özel bir düşün veya etkinlik alanıyla ilgili olsun, temel kavramlardır. Bu tür irdelemelerde felsefecilerin amacı, düşüncenin alt dayanaklarına kadar inmek, bunları incelemek, aydınlığa açıklığa çıkarmak – aynı zamanda bu temel deyimlerimiz arkasında saklı varsayımları ortaya koymak, bu deyimlerin (kullanış biçimimizle ilgili olan bu deyimlerin) nasıl vardığımız sonuçları, yani edim ve inançlarımızı etkilediğini göstermek.

BERLIN- Bence, bu doğru. Nasıl yüzdüklerini düşünmeye başlayan bazı yüzücüler felç olurlar. Yüzmeyi gerçekleştirenler fizikçilerdir. Yüzmenin ne ile gerçekleştirildiği, veya yüzmenin ne demek olduğu gibi sorular dış gözlemcilerin daha kolaylıkla uğraşabilecekleri sorulardır. Kullandıkları kavramları iyi çözümleyebilen bilim adamları sayıca çok az olmasına rağmen yine de vardır. Örneğin Einstein ve Planck sözcükler hakkındaki sözcükler ile “şey”ler hakkındaki sözcükler, veya kavramsal ile deneyimsel veriler arasındaki farkları biliyorlardı. Halen aramızda olan başka örnekler de verebilirim – yani bunu bilen ve filozofça konuşan kişiler. Ama, kural olarak, bunlar arasında en yetenekli olanlar bile, çalışmalarının ve inançlarının dayandığı varsayımları inceleyemiyecek kadar kendi faaliyet alanlarına gömülme eğilimindedirler.

MAGEE- Işık nedir? İyi nedir? Zaman nedir?” gibi soruların çocukça sorular olduğu hiç dikkatinizi çekti mi?

BERLIN- Evet. Gerçekten, bunu sık sık düşünmüşümdür. Çocuklar genellikle “zaman nedir?” diye sormazlar. Bence, bir çocuk, “Napolyon’la tanışmak istiyorum” diyebilir. Bu, örneğin meraklı bir tarih öğretmeninin çocuğunun isteyeceği oldukça doğal bir şeydir. Babası ona: “Bu olanaksız. O öldü.” Dediğinde; çocuk “İyi ama bundan bana ne?” sorusunu sorabilir. Eğer baba iyi bir taktik izlerse, Napolyon’un vücudunun öldükten sonra toprağın içinde çürüdüğünü , vücudun orjinal bileşenlerinin ortadan kaybolduğunu ve gömülen kişilerin artık yeniden canlanamayacağını anlatacaktır. Fakat eğer, çocuk da kurnazsa, “Neden bütün parçalar yeniden birleştirilemiyor?” diye sorabilecek ve bunu bir fizik veya biyoloji dersi izleyebilecektir. Bunun üzerine çocuk: “Hayır benim istediğim bu değil. Ben şimdi yeniden birleştirilmiş Napolyon’u görmek istemiyorum. Geriye gidip onu Austerlitz Savaşındaki haliyle görmek istiyorum. Benim istediğim bu.” diyebilir. “Bunu yapamazsın” der baba, “Ama niçin?” “Çünkü zaman içinde geri gidemezsin.” “Neden gidemem?” işte şimdi biz felsefi bir sorunla karşı karşıyayız.  Burada “yapamamak” sözcüğüyle ne demek istenmektedir? Zaman içinde geri gidememek, “iki kere iki çarpıldığında yedi elde edememek” ile , veya “sabahın ikisinde sigara alamazsın, çünkü bunu yasalar engellemektedir” ile benzer durumları mı ifade etmektedir?  Yahut “Anımsayamıyorum” veya “Yalnızca istemekle boyumu üç metreye uzatamam” cümlelerindekine mi daha çok benzemektedir? “Austerlitz Savaşını görebilir miyim, lütfen?” sorusu ne tür bir olumsuz fiille yanıtlanabilir? Burada biz felsefenin içine itilmiş oluyoruz. Çocuğa, “zamanın niteliği nedeniyle bunu yapamazsın” denebilir. Ama bu kez bazı felsefi düşünen kişiler. “Hayır, zaman ya da onun niteliği diye bir şey yoktur. Zamanla ilgili sözler, önce, sonra ve eşanlı olarak ne olduğu önermelerine çevirilebilir. Bir ‘şey’miş gibi zaman hakkında konuşmak metafizik bir tuzaktır.” Diyeceklerdir. İşte şimdi konuya girdik. Bir çok baba, böylesine soru soran çocuklarını yanıtlamak istemez. Onlar yalnızca çocuğa susmasını, saçma sapan soru sormamasını, rahatsız etmemesini söylerler. Ama bu sürekli olarak ortaya çıkan türden bir sorudur; felsefeciler ise bunlardan sıkılmayan, bunlara kızmayan, bunlardan dehşete kapılmayan ve bunlarla uğraşmaya hazırlıklı olan kişilerdir. Tabii, çocuklar da sonunda bu soruları bastırmak için koşullanırlar. Bu üzücü bir durum. Tamamen böyle koşullanmamış çocuklar bazen ilerde felsefeci olabilirler.

MAGEE- Bu nedenle, felsefecilerde bazı çocukça yönlerin bulunduğunu söyleyebilir misiniz?

BERLIN- Şart değil. Ama onların sorduğu soruların bazıları çok basit; Platon’un Diyalogları’nda, Sokrates’in sorduğu sorular gibi, yani sokaktaki adamın cevaplandıramayıp, biraz sabırsızca geçiştireceği cinsten. Diğer taraftan, tabii ki felsefecilerin sorduğu soruların tümü de basit değildir. Bugün, bilim felsefesi yapan bir kişi; “Quark nedir?” gibi bir soru sorabilecektir. “Quark” fizikte kullanılan esrarengiz bir terimdir. Quark bir varlık mıdır? Bir “şey” midir? Bir hareket midir? Varlıklar arasında bir ilişki midir? Kara delik nedir? Bir uzay, bir boşluk? Quarklar kara delikler midir? Veya belki de bunlar matematiksel formüllerdir – yani “ve” “bazı”, “ki” gibi gerçek dünyada hiçbir karşılığı olmayan mantıksal araçlar mıdır? Yahut da, Quark gerçek ile mantıksal olanın bir karışımı mıdır? Bu terim nasıl kullanılmaktadır? “Biz bu terimi aşağıdaki gibi bilimsel formül ve tartışmalarda kullanırız” demek yeterli midir? Bu pek yeterli görünmüyor. Sanırım, moleküler gerçek varlıklardır. Atomlar da, protonlar, gamma ışınları, nötronların durumu ise biraz daha tartışmalı. Ya quanta? İnsanları büyüleyen bir şey. Eğer bu şekilde konuşmamıza izin verilse, size ara-uzayıniçinden sürekli olarak geçmeden, bir yörüngeden diğerine zıplayan bir şeyden – bir elektrondan – söz edilir. Bu neye benzer? Bu gibi şeyler sadece sağduyu ile kavranabilir mi? Burada ilk bakışta anlaşılamayan bir şeyler var. Bu acaba şunu demeye benzer mi? “Ayak bileğimde rahatsız edici bir his var – şimdi ise dizimde – fakat, tabii ki, bacağımdan yukarıya doğru sürekli ilerleyemez, çünkü ilerleyen bir şey yok; önce bir yerde bir duygu, sonra başka bir yerde birinciye benzer bir başkası”. Bu yanıt mıdır? Siz ise, “Bu ağrı bacağımı bırakıp, şimdi de koluma geçti” dediğinizde, gerçekte kastetmediğiniz halde, ağrının dolaştığını ifade etmektesiniz. Önce burada bir ağrı vardı, şimdi ise şurada hiçbir şey yok. Bunun gibi bir şey mi? Bu yararlı bir benzetme midir? yoksa oldukça farklı mıdır? Bu tür yanıtlar kişileri yanılgıya düşürecek bazı saçma benzetmelerin ortaya çıkmasına yol açar mı? Bilim dili betimleyici midir? Yahut da, matematik ve mantık gibi, yalnızca yapısal özellikleri gösterip, betimleyici ve açıklayıcı olmaktan uzak bir dil midir? Veya,  bu da yanlış mıdır? O halde, yanıt nasıl verilebilir? Fizikçiler kişiye, bu noktada, çok az yardımcı olabilmektedirler. Onlar yalnızca ne yaptıklarını söylerler gerisini tamamlamak felsefecinin işidir. Onlar bu terimi şu şekilde kullanıyorlar. Bu terim Y şeklinde değil de X şeklinde kullanılmaktadır. Onlar “quark” dediklerinde, “positron” dediklerinde veya “quantum sıçraması” dediklerinde, bu terimleri bizim kullandığımız gibi kullanıyorlar – veya bu terimler, hiç de bizim kullandığımız gibi kullanılmıyor. Bu nedenle, onların söyledikleri ile günlük yaşamda kullanılan biçimi arasında kolay bir benzetme yapılabileceği varsayımını benimsemek yanlış olur; aksi halde yanlış veya saçma bir sonuç ortaya çıkar, veya gereksiz bir metafizik sistem oluşturulur.

MAGEE- Sizin şimdi sözünü ettiğiniz şeyleri bazı felsefeciler felsefi faaliyetin özelliği olarak görmektedirler. Kendi düşünce sürecimizde, hepimiz “kategorik yanılgı” olarak tanımlanan yanlışları yapmaktayız – yani bir terimi gerçekten ait olduğu kategoriden çok daha değşik bir terimmiş gibi kullanmaktayız. Ve bunu yaptığımızın farkında olmadığımız için de türlü yanlışlara ve karışıklıklara sürüklenmekteyiz. İşte bazı kişilere göre, bir felsefecinin temel görevi bu karışıklıkları çözmek, bize nerede ve nasıl yanlış yaptığımızı göstermektir. Gilbert Ryle bu görüşü hararetle savunan çağdaş bir felsefeci. Meşhur kitabında, zihin kavramıyla ciddi bir kategorik yanlış yapıldığını ileri sürmektedir. Bizce zihin, bir makinanın içindeki bir hayalet gibi vücudumuzda bulunan ve onu çalıştıran görünmez bir varlık; kendine has, vücuda ait olmayan bazı tecrübelerden yararlanma ayrıcalığına sahip bir şey. Bu, Ryle’a göre, bizi sonsuz karışıklıklara ve hatalara sürükleyen tamamen yanlış bir model. Bunu çok geniş bir kavramsal çözümleme yaparak göstermeye çalışmış ve kitabı da buna ait – zaten kitabın ismi de The Concept of Mind (Zihin Kavramı) Eğer ki bir kişi ona karşı tartışmaya girerse, bunu yapabilmesi için oldukça belirlenmiş iki yol var. Bu kişi, ya Ryle’ın bizim bu kavramı kullandığımızı söylediği şekilde kullandığımızı yadsıyacak; veya kavramı bu şekilde kullandığımızı kabul edip onun sözünü ettiği yanıltıcı sonuçların ortaya çıktığını yadsıyacaktır. Diğer kavramlar hakkında felsefeciler arasında çıkan bir çok tartışma da bu cinsten.

BERLIN- Ryle bana göre biraz fazla davranışçı, ama ben de felsefenin görevlerinden birinin, hatta ana görevinin soruları açıklamak olduğuna katılıyorum. Ama felsefeciler, açıklamaya çalıştıkları soruları ortaya atarken, bunlarla ilgili önemli konulara da kişilerin dikkatini çekmeye çalışmaktadırlar.

MAGEE- Sanıyorum, bunun hakkında bir şeyler daha söylemeniz gerek. Uzman olmayan kişinin karşılaştığı en büyük zorluklardan biri, üzerinde kesin karara varılmayan sorunların yanıtlanmasında nasıl yardım elde edebileceğini görmektir. İlerleme nasıl yapılabilir?

BERLIN- Yanıta biraz yaklaşmak olanaklı. Kavramları aydınlatırken bazen sorunun yanlış bir şekilde ortaya konulduğunu keşfederiz. – örneğin, daha önce söylemeye çalıştığım gibi, biçimsel bir soru ile karışmış görgül bir soru keşfettiğinizi düşünün. Size ahlak felsefesinden bir başka örnek verebilirim – bir çok kişi yaşamlarında ahlak sorunlarıyla uğraşmak zorunda kaldıklarından ahlak felsefesi örnek bolluğu açısından iyi bir alan olur. Örneğin, bir hastanede ortaya çıkabilecek, ahlaki ve siyasi yönleri olan bir soru sorduğumuzu düşünelim. Böbrek makineleri vardır, bunlar pahalıdır, ve sayıları azdır. Böbrek hastalığı çeken bir çok insan için bu makine hayati bir önem taşır. Elimizdeki belli sayıdaki makineyı, bizim görüşümüze göre yalnızca topluma hizmet eden önemli kişiler için mi kullanmalıyız? Eğer böbrek hastası olan bir bilim adamı varsa, elimizdeki tek makine bu kişi için mi ayrılmalıdır? Eğer, ancak böbrek makinesinin hayatını kurtarabileceği bir çocuk ölüm döşeğindeyse, bu ikisi arasında nasıl karar verebiliriz? Ne yapmamız gerekir? Kendi kendimize: “Toplum bu kişilerden hangisinden daha çok yararlanacaktır?” diye sormalı mıyız? Bu pratik bir seçim gerektiren zor bir sorudur. Ahlak felsefecisinin işi böyle bir soruya yanıt vermek değildir; o, “büyük bilim adamını kurtarın” ya da “çocuğu kurtarın” diyemez. Bunu belki bir insan olarak yapabilir; ama, insan olmak yanında iyi bir ahlak felsefecisiyse, böyle bir karar alınırken dikkate alınacak noktaları açıklamak durumunda kalacaktır. O: “Amacınız nedir? Aradığınız şey nedir? Siz tamamen insanlığın mutluluğuyla mı ilgileniyorsunuz? Dikkate aldığınız nokta yalnızca bu mudur? Eğer öyleyse, bilim adamını kurtarmanın daha doğru olacağını söyleyebilirim. Çünkü masum olmasına rağmen bir çocuktan sağlanacak yarardan belki de daha fazla yarar elde edilebilecektir. Yoksa, kişilerin belli temel hakları olduğuna, herkesin eşit kurtarılma hakkına sahip olduğuna, ve bu kişilerin hangisinin “daha önemli” olduğu sorusunun sorulması gerektiğine mi inanıyorsunuz? Böyle mi düşünüyorsunuz?” diye devam ederek, “öyleyse burada bir değer çatışması söz konusu. Bir taraftan, insanlığın mutluluğunun artırılması gerektiğine inanıyorsunuz; diğer taraftan hayat kurtarmada – veya diğer temel haklarda – yapılacak bir sıralamanın ve eşitlik olması gereken yerde hiyerarşi yaratmanın pek de doğru olmadığına inanıyorsunuz. İkisini birden benimsemeniz olanaksızdır, çünkü bu amaçlar çelişmektedir.”

Shelley’nin kayınpederi William Godwin’in bu konuda hiçbir kuşkusu yoktu. O bir hikayesinde, 17. yy ın sonlarına doğru yaşamış olan ünlü Fransız Başpiskoposu Fenelon’un hayatını tehlikeye atma pahasına bir uşağı yangından kurtarma sorununu dile getiriyordu. İnsanlığın gelişmesinde Fenelon’un uşaktan çok daha fazla rolü olduğunu kabul eden Godwin’e göre, uşak bile Fenelon’un yaşamasını kendi kurtuluşuna tercih etmeliydi. Bunun sonucu olarak, Fenelon’un uşağı kurtarmaması yalnızca hoş görülmemelidir, onun bunu yapması tamamen yanlıştır. Ve eğer siz, “Ne! Kahramanca bir davranışı böyle mahkum etmek ha? Başkasını kurtarmak için kendini tehlikeye atan biri yalnızca taktir edilmelidir.” derseniz, Godwin şöyle yanıtlamak zorunda kalacaktır: “Hiç de değil. Bu ussal olmayan bir seçimdir.” Ama, kendi karınızın veya annenizin hayatının tehlikede olduğunu düşünün. Burada da Godwin açıkça (ezberden söyleyebildiğim kadarıyla) “Karım veya annem bir salak, bir sokak kadını, kötü niyetli yalancı, riyakar olabilir. Eğer öyle iseler, onların benim yakınım olmaları ne anlama gelir ki? ‘Benim’ sözcüğü sonsuz gerçeği değiştirecek kadar sihirli bir sözcük müdür?” Tabii bu, reddedebileceğimiz aşırı bir ussal faydacılık örneği; ama felsefi bir konu olduğu da kuşkusuz. Zaten Godwin’in herhangi bir ussal kişinin tereddütsüz vereceği yanıttan kuşkusu yoktur. Bu en azından konuyu aydınlatmakta yardımcı: Eğer biz Godwin’in yanıtını reddediyorsak, neyi reddettiğimizi biliyoruz, bunu neden yaptığımızı keşfetme yolundayız.

MAGEE- Böbrek makinesi örneğinizde, iyi bir ahlak felsefecisinin bize ne yapacağımızı söyleyemeyeceğini ifade ettiğinizde, şimdiki tartışmamız açısından son derece önemli bir şey söylediniz. Bir çok kişi nasıl yaşamaları gerektiğinin kendilerine anlatılması veya hayat ve dünya hakkında açıklamalar verilmesi için felsefeye başvururlar; oysa bu tür istekler, özellikle de bunların ilki, bence biraz kişisel sorumluluktan kaçınmak oluyor. Bir kişi kendisine nasıl yaşanması gerektiğinin söylenmesini istememelidir. Dolayısıyla, kişi kesin yanıtlar almak için felsefeye baş vurmamalıdır. Kişinin yaşantısıyla ilgili aydınlatılmak istemesi, veya karşısına çıkan bazı sorunların çeşitli yönleriyle ilgili aydınlatılmak istemesi tamamen başka bir şey, kişi bunu yaparak kendi sorumluluğunu daha iyi yüklenebilir, konuyu daha geniş ve açık bir şekilde anlayarak kararlar verebilir.

BERLIN- Bu söylediğiniz biraz acı olmasına rağmen, birçok ahlak felsefecisinin aksine, ben de aynı fikirdeyim. Birçok  kişi yanıt almak ister. Turgenyev de romanlarıyla ilgili sorunlardan söz ederken, bu romanların okuyucuyu kızdırma sebebi olarak o zamanın (buna biz şimdiki zamanı da ekleyebiliriz) Rus okuyucusunun  nasıl yaşaması gerektiğinin anlatılmasını istemesi olduğunu söylemişti. Yani okuyucu kimin kahraman, kimin kötü adam olduğunun açık bir şekilde belirtilmesini ister. Turgenyav bunu reddetmiştir. Tolstoy bu konuda hiçbir kuşku yaratmaz; Dostoyevski ve bir çok yazar da bunu açıkça gösterirler. Dickens’te neyin ne olduğu, kimin iyi kimin kötü olduğu açıktır. George Eliot'un eserlerinde de bu konuda kuşku yoktur. Ibsen’in kime hayran olduğu, kimden nefret ettiği, kime acıdığı bellidir. Ama Turgenyev insanları yalnızca gördüğü gibi ifade ettiğini söylemektedir. Okuyucuyu belli bir tavır almaya itmemiştir. Kendisinin, yani yazarın, kimin tarafında olduğunu söylemiştir. Turgenyev’e göre, bu okuyucunun kafasını karıştırmış; okuyucu hiç istemediği bir durumda, kendi başına kalmıştır. Çehov da bunu hissetmiş, ama Turgenyev gibi şikayet etmemiştir. Onlar haklıydılar. Kişileri yaşantılarında yönlendirmek romancının işi olmadığı gibi, ahlak felsefesinin de işi değildir. O kişileri belli konularla karşı karşıya getirir, çeşitli eylem seçeneklerini belirtir; bütün bunları da neyi neden seçebileceklerini anlatmak için yapar. Tüm olanakları ve bunların uzantılarını açıklığa kavuşturmalı, etkide bulunan tüm faktörleri aydınlatmaya çalışmalı, her olasılığın niteliğini göstermeli, ancak bunları tek tek, bağımsız ögeler olarak değil, geniş bir çerçeve içinde, belki de bütün bir yaşam biçimi olarak ele almalıdır. Ayrıca, bir kapının açılmasının başka kapıların açılmasına veya kapanmasına yol açabileceğini – başka bir deyişle, genellikle birbiriyle karıştırılamayan bazı değerler arasında kaçınılmaz çatışma ve çelişkiler olabileceğini; veya biraz değişik bir biçimde ifad edersek, bir eylemde veya bütün bir yaşam boyunca elde edilen kazanç ve kayıpları niceliksel terimlerle değil, her zaman uyum içinde olamayan kesin ilke ve değerler açısından göstermelidir. Böylece ahlak felsefesiyle uğraşan kişi, tüm bilgisi, anlayışı, mantıksal yeteneği ve ahlaki duyarlılığı ile, bir eylemi ahlak kapsamı içine oturttuğunda; ahlak açısından onun durumunu belirlediğinde; özelliğini, güdüsünü ve amacını ait olduğu değerlerle birleşmesiyle ilişkilendirdiğinde; olası sonuçlarını ve uzantılarını gösterdiğinde, lehinde tartışma sağladığında felsefe danışmanı olarak görevini yapmış sayılır. Onun işi vazetmek, baskı yapmak, göklere çıkarmak veya mahkum etmek değil, yalnızca aydınlatmaktır. O ancak bu yolla yardımcı olabilir., bundan sonrasında ise, inandıkları ve aradıkları şeyin aydınlattığı yolda (tabii bu aydınlatma hiçbir zaman yeterli değildir) kişiler veya guruplar kendi kararlarını kendileri vermek durumundadırlar. Felsefeci elinden geldiğince konuyu açıklığa kavuşturmaktan başka bir şey yapamaz. Tabii, bu da büyük bir şeydir.

Ahlak ve siyaset felsefecilerinin bir çoğun; örneğin Platon ve Aristoteles’ten başlayarak, Kant, Mill, Moore ve günümüzün bir çok düşünürünün bunun tam aksini yaptığı – yani, iyi ile kötüyü nasıl ayırt edebileceklerini, insan davranışında doğru kalıpların neler olduğunu anlattıklarını ileri sürerek, bu söylediklerime itiraz edebilir. Bu, benim felsefecilerin temel görevinin neyin doğru olduğunu belirtmek yerine, çeşitli seçeneklerin leh ve aleyhinde olmanın sebeplerinin gösterilmesi, bunların uzantılarının açıklanması olduğu görüşümle çelişir görünmektedir. Ama durum bu değil; eğer benim biraz önce söylediklerim gerçek ise, felsefenin yapması gereken ikili bir görevi vardır; kişiler tarafından veya onların eylemleriyle ortaya çıkan değer yargılarının ön dayanaklarının incelenmesi ve özellikle eleştirilmesi; aynı zamanda, kesin sınırlarla olan  sorular gibi birinci dereceden bazı sorularla uğraşılması. Bence, düzgüsel (normatif) sorular bu ara kategoriye giriyor; söylediklerimden, birinci dereceden soru ve yargıların genel ilkeleriyle ilgili eleştiri yapmanın felsefenin alanı içine girdiğini iddia ettiğim anlaşılmasın – tam aksine eğer kişiler belli bir sorunun ortaya çıkardığı uzantıların veya genel ilkelerin leh ve aleyhindeki tartışmalarla ilgili yeterli ve berrak bir anlayışa sahiplerse, felsefeciler davranışla ilgili belli sorunların çözümünde mutlaka onlardan daha iyidirler diyemeyiz. Bu aslında şu anlama geliyor. Görgül ve biçimsel disiplinler veya teknikler içinde ele alınmayan sorunlara genel yanıtlar arayan bir kişi, bilerek veya bilmeyerek, felsefeyle uğraşıyor demektir; değerlerle ilgili ilke sorunlarına yanıt aramakda bunun iyi bir örneği.

MAGEE- Daha önce ‘yaşamın erekleri’ terimini kullandınız; bu noktayla ilgisi olduğundan ben tekrar bu terime dönmek istiyorum. Eminim ki, birçok kişi felsefenin kapsadığı konuları yaşam erekleri olarak varsayıyor ve yaşamın anlamı ve hedeflerinin ne  olması gerektiği konularını derin derin düşünen – ve birbirleriyle sürekli tartışan – belki de olağanüstü akıl ve zekaya sahip kişilerin felsefeciler olduğunu düşünüyorlar. Sizce felsefeciler bunu gerçekten ne ölçüde yapıyorlar?

BERLIN- Bazıları yapıyor, tabii. Büyük filozoflar ise her zaman yapmışlardır. Ama buradaki sorular pek açık değil. Eğer siz “Yaşamın anlamı nedir?” diye sorarsanız, yanıt olarak (lafazan veya kaçamak görünmesine rağmen pek de öyle olmayan bu gibi yanıtlardan kaçınamazsınız veya kaçınmamanız gerekir) “Anlam ile neyi kastediyorsunuz?” sorusuyla karşılaşırsınız. Bu cümlenin anlamının ne olduğunu ben biliyorum, çünkü fikirlerin, bilginin, öğretilerin veya herhangi bir şeyin iletilmesi için sözcüklerin kullanımında geçerli olan bazı kurallar vardır. Bu gibi terimlerle  “yaşamın anlamı” ile kastedilen şey bence “yaşamın ereği”. Aristoteles’in etkilediği Yunan düşünürleri, Ortaçağ ve Rönesans düşünürleri, Hıristiyanlar  veya Hıristiyanlık veya İbranilik tarafından etkilenen evrenin bir amacı olduğuna inanmışlardı. Her bir şey ve her yaratık (Tanrıcıların görüşüne göre) Tanrı tarafından, (Yunan filozoflar ve onların inanışlarına göre de) doğa tarafından belli bir amaçla yaratılmışlardı. Bir şeyi anlamak, onun ne için yaratıldığını anlamaktı. Siz, Tanrı (veya doğa) olmadığınıza, her şeye kadir olmadığınıza göre, yanıtı keşfetmeniz olanaksız olabilirdi; ama sizin bildiğiniz bazı şeyler de vardı, çünkü bunlar insanoğluna açıklanmış gerçekler olarak verilmişti, veya şeylerin ya da yaratıkların doğal olarak algılayabilmeleri için  onlar bir tür metafizik öngörü ile donatılmışlardı. Eğer öyle ise, anlamla ilgili soru yerindeydi. Böylece siz: “İnsanoğlu, Tanrıya dua ve hizmet etmek için yaratılmış,” veya “Onlar tüm yetilerini geliştirmek için yaratılmışlardır,” yahut “mutluluğa erişmek için” diyebilir veya kendi felsefenize uygun bir yanıt verebilirdiniz. Siz yaratılmış veya yaratılmamış şey veya kişilerin amaçları hakkında bir doktrin ilan aderseniz, başka kimseler bunun hakkında başka bir görüşe sahiptirler ve iki bin yıl boyunca bu tartışmalar sürer gider. 17. yüzyılda bu gelenekte bir kopma olmuştur: Spinoza, örneğin, genel olarak şeylerin bir amaca sahip olup olmadıklarının sorulmasının anlamlı olduğunu reddetmiştir. Eğer biz varlıklara amaç atfedersek, onların da amaçları olmuş olur. Bir saatin amacı vardı, çünkü biz onu bir amaç için yapmışızdır – zamanı göstermesi için; veya eski ve kullanılmaz durumda, ama güzel idiyse, onun amacı benim duvarımı süslemek olurdu: onun amacı benim ona yüklediğim, daha doğrusu benim amacım olarak tanımlanan bir amaçtı. Eğer saati başka birisi alırsa ve onu başka bir amaç için kullanırsa, saatin amacı da buna bağlı olarak değişiyordu. Fakat eğer siz: “Bir kayanın amacı nedir? Bir yaprağın amacı nedir?” diye sorsaydınız, bunun yanıtı: “hiçbir şey, onlar öylece duruyorlar” olacaktı. Siz onları tanımlayabilirdiniz, onları yöneten yasaları keşfedebilirdiniz, ama her şeyin bir amacı olduğu fikri yine de doğru değildi. Her şeyin bir amacı olup olmadığı sorusu, üzerinde hem olumlu hem de olumsuz birçok tartışmanın yapıldığı tipik felsefi bir sorun olmaktadır.

Bugün kendilerine var olan her şeyin bir amacı olup olmadığı hakkındaki düşünceleri sorulduğunda, birçok kişi bunu kuşku ile karşılar. Birçok  Hıristiyan, Yahudi veya Müslüman, sözgelimi bitki ve hayvanların insanoğluna hizmet vermek için yaratıldığını, evrendeki her şeyin Tanrı’ya hizmet etmek için yaratıldığını falan söylerler; ama bu evrensel olarak kabul edilmiş bir görüş değil. Bu dinsel olmak yanında felsefi bir sorun. Her şeyin bir amacı olduğu önermesini destekleyecek kanıt acaba ne olabilir? Buna karşı nasıl bir kanıt oluşturulabilir? Her şeyin bir amacının olduğunu söylemek gerçekten anlamlı mıdır? Eğer her şeyin bir amacı varsa, “amaç”ın anlamının ne olduğunu anladığınızdan emin misiniz? Genellikle, niteliğin tanımlanmasında, bu niteliğe sahip olmayan şeylerden yararlanırız. Mavi renginin ne olduğunu ancak mavi olmayan, örneğin yeşil veya sarı olan şeylerle karşılaştırdığınızda anlayabilirsiniz. Bir amaca sahip olmanın ne olduğunu ise ancak ona sahip olmamanın anlamını anlayarak bilebilirsiniz. Eğer her şeyin gerçekten bir amacı olması gerekiyorsa (çünkü amaç onun ne olduğunun bir parçasıdır ve gerek hayali gerek gerçek olsun, o kendi amacı olmadan kavranamaz) bir şeyi diğerinden ayırmayan “amaç” sözcüğünün açık bir anlamı veya kullanımı var mıdır? Ve eğer amaç evrensel bir nitelik değilse, neyin ona sahip olduğunu, neyin olmadığını nasıl anlayabiliriz? Bu insan yaşamını derinden ilgilendiren bir şey; insan davranışı için çok fazla önemi olan ve skolastik olmayan bir tartışma için iyi bir örnek. Çünkü eğer her şeyin bir amacı varsa, bundan bir çok önemli sonuç çıkabilir: Doğal haklar, insan amaçlarının doğası, kişilerin neyi yapıp neyi yapmamalarına izin verildiği, neyin insanca neyin insanlık dışı olduğu, neyin doğal neyin doğal olmadığı gibi. Örneğin, doğal olmayan bir çocuktan, bir ahlak canavarından veya doğal olmayan bir zaaftan söz edildiğinde doğru veya yanlış olsun, kişilerin bir amaç için yaratıldığı ve bu anormalliklerin bu amaçla çeliştiği kastedilmektedir.

MAGEE- Bazu kişilerin doğal bir günah diye bir şey olduğunu kabul ettiklerini söylüyorsunuz gibi geldi bana.

BERLIN- Bence öyle. Onlar doğal günah diye bir şeyin olmadığını düşünürler. Bazı günahlar her insan ait olabilecek cinsten, her zaman rastlanan, büyük veya küçük olabilir; fakat diğerleri çok büyük, varlıkların amaçlarına uygun kullanımını sağlayan doğal düzenin tersine dönmesi. Bu bir bakıma sözcüklerin anlamı hakkında bir tartışma oluyor – ama bunu yalnızca dilbilim veya anlatımla ilgili bir konu saymak da saçma olur.

MAGEE- Çağdaş dünyada, belki de en etkili ve en fazla tartışılan, ünlü bir felsefe var. Kişilere tüm yanıtları veren; dünyanın, tarihin ve genel olarak yaşamın tam bir açıklamasını sağlayan; her şeye ve herkese bir amaç tanımlayan bir felsefe – yani Marksizm. Sizce bu onu diğer felsefe türlerinden ayırır mı?

BERLIN- Hayır. Bence yalnız bu değil. Büyük metafizik sistemlerin öncüleri de aynı şeyi yapmaya çalıştılar: Platon, Aristoteles, Stoacılar, Thomas Aquinas; daha sonraki düşünürler arasında Hegel ve Auguste Comte yaşamın bütününü kapsamaya çalıştılar. Aradaki fark, Marksizmin bu hareketi bir bütün olarak alarak, eski anlamdaki felsefeyi kendisinin sahip çıktığı toplumun bilimi lehine değiştirmek istemesi. Marksizm, insanın ilk çağlardan nasıl geliştiğini anlatan  bilimsel bir tarih kuramı olduğunu iddia ediyor. Bu gelişmenin insanoğlunun maddi mallar üretme yeteneğinin artmasına bağlı olduğunu söylemekte. Üretim – üretim araçlarını kimin denetlediği – maddeler, araçlar, insanlar, onların nasıl kullanıldığı ve üretilen ürünlerle ne yapıldığı her şeyi belirlemektedir: Yani güç dağılımını, kimin sahip olup kimin olmayacağını, kimin köle veya serf olduğunu, kimin patron, kimin hizmetkar veya çiftçi, fabrika işçisi, kasap, fırıncı olacağını, velhasıl toplumun tüm yapısını. Toplumun ekonomik yapısı, yine o toplumun yasalarını, politikasını, sanatını, bilimini, ve genel bakış açısını belirlemektedir. Bu görüşe göre, kişiler bunun bilincinde olsun veya olmasın, onların yaptığı, düşündüğü, düşlediği ve istediği her şey egemen sınıfın çıkarını yansıtmaktadır. Böylece, bütün tavırları kapsayan ve dile getiren fikirler, değerler, ülküler hakkında sorulacak ilk şey “bunlar gerçek midir?” veya “bunlar iyi midir?” soruları değil, “bunların sağladıkları çıkar nedir? Bunlar hangi ekonomik sınıf için iyidir” olmaktadır. Tarih, sürekli mücadele eden, ekonomik sınıfların oynadığı bir oyundur. Felsefi öğretiler dahil tüm fikirler bu mücadelelerde kullanılan silahlardır. Bu mücadelede nesnellik, ilke olarak olanaksızdır, kişi savaş dışı kalıp sakin ve duyarsız bir tavır takınamaz. Marksizm, temelde sosyolojik bir kuramdır – insanoğlunun toplumsal gelişmesi hakkında bir öğreti, savaşların devrimlerin, daha önce anlatılmamış zalimlik ve sefaletlerin gelişme hikayesi; ama sonu mutlu biten bir oyun. Doğru ve yanlış, haklı ve haksız, güzel ve çirkin – bunların hepsi sınıf çıkarları tarafından belirleniyor.

Bu bizi şuraya getiriyor: bağımsız bir çalışma alanı olarak felsefe, fikirlerin bilimsel sosyolojisi içinde ele alınmalıdır – felsefe kuramları, parçasını oluşturdukları genel bakış açısı (ideoloji) ile ilişkilendirilerek ele alınmalı ve değerlendirilmelidir; bu bakış açısı ise ait olduğu sınıfın ihtiyaçlarına bağlı olmaktadır. Kant veya Russell gibi filozoflar, maddi nesnelerin niteliği, veya nedensellik veya insan bilgisinin niteliği hakkındaki sorulara nesnel yanıtlar aradıklarını ve gerçekten bulduklarını; bu yanıtların, eğer doğru iseler, her zaman doğru olacağını ve tekrar araştırmaya gerek olmadığını düşünebilirler. Ama böyle düşünmeleri doğru değildir. Zamanın teknolojik durumunun, mülkiyetin, ve bundan doğan toplumsal ilişkilerin yarattığı düşünsel ürünler gibi sorunlar sınıf savaşında rollerini oynarlar ve bunlar bu savaş açısından dikkate alınmalıdır. Felsefe sorunları böylece her zaman, sonunda uygulama sorunlarıdır. Yalnızca saf kuramla uğraşmak, zaman zaman, sorunlarla karşılaşmaya henüz hazır olmayanlar gibi, toplumsal sorunlardan bir kaçamak yolu, bir gizlenmeye dönüşebilir. Böylece, böyle bir tutum sonucu, kişi bile bile kurulu düzeni (felsefeciler farkında olsun olmasın, feodal veya kapitalist düzenlemelerle yönetilen bir toplumu) korumuş olur. Kişi böylesine temel, büyük ve dönüştürücü gerçeği bir kez kavrayınca; basit kafalarda batıl inanç ve korku, bilgilerde ise dinsel, metafizik ve felsefi yanılgı yaratan bilinmeyen güçlerin kurbanı olmaktan kurtulur. Böylece kişi kesinlikle, hiç değilse ilke olarak, fizik, kimya veya biyoloji gibi bilimlerden birisine kendisini verir; bu durum onun, insanın toplumsal doğası ve bunun dış dünya ile ilişkisi hakkındaki bilgisi ışığında, kendi yaşamını ussal biçimde örgütlemesini sağlayacaktır.

Bu her inanıştaki Marksistlerin ortaya attıkları en büyük iddiadır. Onlar geçmişteki felsefeleri, onları yaratan toplumsal durumlarla birlikte parlayan ve sönen birbirlerini izleyen tarihsel bakış açıları(ideolojiler) olarak görmüşlerdir. Bu bakımdan Marksistler, felsefeden kaçıp, onu bir toplumsal bilim olarak görmeyi yeğlemişlerdir. Böylece felsefe sorunları çözülmek yerine, bu sorunlar, uygulama içinde, daha çok Marksizm’in bilimsel yanıt getirdiğini iddia ettiği toplumsal ve siyasal uygulamalar içinde kaybolmuştur. Bence bu onun tüm programının en az inandırıcı bölümü.  Marksistlerin, düşünce değiştirmenin kökeninde toplumsal uygulama olduğu görüşlerine katılabilirim; ama toplumsal uygulamayla birlikte ortaya çıkan sorunların onunla birlikte ortadan kalkacağını, hele onun tarafından çözüleceğini söyleyemem. Geometri, piramit yapımcıları veya onların ataları gibi geçmişte yaşamış mimarların gereksinimlerinden doğmuş olabilir; kimya büyü ile başlamış olabilir; ama topoloji veya genetik kodlarla ilgili sorular, yahut da “daireler kare şekline getirilemez ne tür bir önermedir?” gibi mantıksal bir soru uygulama ile çözülemez. Her durumun istemlerine göre üst düzeyde soyutlama yapılarak, matematiksel, felsefi, yasal, filolojik, biyolojik, fiziksel, kimyasal konular gibi temel kuramsal konular ancak ussal düşünce ile çözülebilir. Kuramla uygulamanın birleşmesi öğretisi belli bilgi alanları, örneğin toplumsal çalışmalar için kuşkusuz önemli bir katkıdır – ayrıca, ahlak ve estetik için radikal uzantıları vardır. Ama bu, bütün bir kuramsal alan, hatta bir soruşturma yöntemi olarak (Marx’ın kendi deyimiyle) bir passe partout (maymuncuk = her kapıyı açan anahtar) değildir. Kendisini izleyenlere göre Marksistlerin, evrensel olarak uygulanabilir ve geçerli diyalektik materyalizm yöntemi ile insanoğlunun tüm sorunlarına çözüm getirecek bir ana bilim olduğu düşüncelerinin aksine, felsefe konusunda hiçbir sistematik eser yazmamış olan Marx’ın evrensel bir bilim yarattığı iddiasında olmadığı söylenebilir. Ama “diyalektik” sözcüğünün Marksizm yorumcuları tarafından yapılan sayısız yorumlarına baktığımda, bu görüşü geçersiz bulduğumu itiraf etmeliyim.

MAGEE- Marksizm’in geniş bir çevreye hitap etme yeteneği – gerçi şimdi biraz azaldı ama bir zamanlar çok güçlüydü – bir bakıma onun açık ve kolay anlaşılır bir modeller seti ortaya koymasına bağlanabilir: Örneğin bir tarih modeli, bir toplum modeli ve böylece insanın insanla ilişkisini ortaya koyan bir model. Şimdilik Marksizm’in felsefedeki yerini bir tarafa bırakacak olursak, bu beni sizinle tartışmak istediğim başka bir soruya getiriyor, modellerin düşünmedeki yeri ve bizim onları eleştirmemizin önemi: Bu da felsefeyle ilgili bir faaliyet. Biraz önce felsefenin ve felsefecilerin görevlerinden birinin kavramların aydınlatılması olduğunu söyledim. Bu gerçekten bir çok görevden yalnızca biri. Kavramlar, bilindiği gibi düşünmemizin yapısal birimleri; ve tabii ki, biz düşünürken yalnızca yapısal birimlerden değil, yapılardan da yararlanırız. Bunlara genellikle “model” denir. Örneğin, toplumdan söz ederken, bazı kişiler onu, belli görevleri yerine getirmek için insanlar tarafından oluşturulmuş, birbirine belli biçimlerde bağlanmış, çeşitli hareketli parçaları olan bir makine olarak görürler. Buna karşılık, bazı kişiler ise toplumu meşe ağacının palamuttan çıktığı gibi büyüyen bir canlı, bir tür organizma olarak kabul ederler. Kişinin toplumu bir makine veya organizma olarak kabul etmesi çok önemli pratik sonuçlar doğuracaktır; çünkü, onun düşüncesine hangi modelin egemen olduğuna bağlı olarak, başta kişi ile toplum ilişkisi olmak üzere hükümet, politika ve genel olarak toplumsal sorunlar hakkında çok farklı sonuçlar ve tavırlar alması söz konusu olacaktır. Geçmişle ilgili ve değişmenin  ortaya çıkabileceği çeşitli yollara karşı tavrı da değişik olacaktır.

Bizim model kullanmadan düşünüp düşünemeyeceğimiz bir soru olarak karşımıza çıkıyor; ama modeller, çoğu kez bizim haberimiz olmadan, düşüncemizi çeşitli şekillerde etkilemekte, şekillendirmekte, sınırlandırmakta. Felsefenin işlevlerinden bir tanesi de düşüncelerimizin (genellikle) gizli kalmış yapısını oluşturan modellerin açıklanması ve eleştirilmesidir diyebilir miyiz?

BERLIN- Evet, bu bana doğru gibi geliyor. Marksizm sizin anlatmak istediğinize çok iyi bir örnek. Marksizm modellerini tüm düşünce ve gerçeklere uygulanabilen, evrim kuramı gibi şeylere dayandırır.

Siyasal felsefe tarihinin  büyük ölçüde değişen modellerin tarihi olduğunu, bu modellerin incelenmesinin önemli bir felsefe görevi olduğunu uzun bir süre düşünmüşümdür. Kişilere bir şeyi anlatmak istediğinizde genellikle en iyi yol, bilinenden bilinmeyene doğru giderek  bir tür benzetme kullanmaktır. “İnsan nedir?” “İnsanın doğası nedir?” gibi şaşırtıcı sorularla karşılaştığınızda, önce bir benzetme yaparak işe başlayabilirsiniz. İnsan doğası neye benzer? Hayvan bilimi incelediğimizi düşünün: bu konuda  epeyce bilgimiz var; veya bitki bilimi ele alalım: Onun hakkında da epeyce şey biliyoruz. İnsan doğası ile ilgili sorulara da neden aynı şekilde yaklaşılmasın? Doğadaki tüm yaratıklara ait genel bir bilim oluşturma yolundayız – her şekilde yaşamın bilimi. En azından 18. yüzyılda bile yaygın bir düşünceydi bu. O halde neden biz insanların farklı olduğunu düşünelim? Zoologlar, örneğin kunduz veya arı toplumlarını incelemek için yöntemler geliştirmişlerdir. Condorcet de zamanla bizim de aynı sağlam doğal ilkelere dayalı bir insanlık bilimine sahip olacağımızı ilan ediyor.

Felsefeyi Platon’un dipnotları diye tanımlayan, sanıyorum Whitehead’di. Bunu söylemesinin sebebi, o tarihten bu yana bizi uğraştıran önemli soruların birçoğunu Platon’un ortaya atmış olması. Belki de Russell, burada Pythagoras’a biraz pay çıkarmakta haklıydı. Bu Yunan filozofları matematiği bilgi ile düşüncenin modeli olarak görürler; böylece siz evreni yalnızca matematiksel terimlerle gayet doğru olarak açıklayabilirsiniz. Onlara göre gerçek, içinde her şeyin uyum içinde olduğu, örneğin geometrideki gibi, matematiksel olarak düzenlenmiş bir yapı idi. Aristoteles gelişme için biyolojik bir modeli yeğledi. Stoacılar fiziksel benzetmelere ağırlık verdiler. İbrani-Hıristiyan geleneği akrabalık, aile fikrini kullanmaktadır: Babanın çocuklarıyla ilişkisini, onların kendisiyle ve birbirleriyle ilişkilerini: Böylece Tanrının insan, ve insanın insanla ilişkileri aydınlatılmaktadır. 17. yüzyılda, kişiler toplumun doğasını yasal modellerle açıklamaya çalışmışlar ve bundan temel toplumsal bağ olarak toplumsal sözleşme fikri ortaya çıkmıştır. Yeni bir modelin benimsenmesinin nedeni o zamana kadar karanlık kalmış bazı şeylere yeni bir ışık getirebileceği düşüncesiydi. Eski modelin bizim yaşamımıza uymadığı düşünülebilir. Sözgelimi, Ortaçağın hiyerarşik modelinde evrenin sonsuz düzeni, Tanrı’nın en üstte, daha alt seviyelerdeki yaratıkların ise aşağılarda yer aldığı bir piramit şeklinde görülüyor; Tanrının her canlı ve cansıza belli bir işlev verdiği kabul ediliyor; ve bu kutsal düzende yerinden olmanın, yanlış yere oturtulmanın sefalet olduğu düşünülüyordu. Şimdi bizler, kralların, büyük girişimcilerin veya feodal beylerin diğer insanlarda olmayan doğuştan bazı üstünlükleri olduğuna gerçekten inanıyor muyuz? Bu bizim insanın doğası ve insanlar arasındaki ilişki hakkında bildiklerimize uymakta mıdır? Geçerli olarak kabul ettiğimiz siyasal düzeni haklı kılan nedir? Veya başka bir deyişle, bir insanın diğer bir insana boyun eğmesi sorununun yanıtı nedir? Toplumsal sözleşme fikri ile açıklanan rıza, toplumsal ve siyasal düzenlemelerin tek geçerli temeli midir? Böylece yeni model kişiyi eski modele saplanıp kalmaktan kurtarmaktadır.

Ama daha sonra, sırası geldiğinde yeni model önceki modelin açıkladığı bir şeyi çürütür – herkesin iyiliğine katkıda bulunmak için kişilerin ve (lonca, ticaret erbabı, meslek erbabı gibi) gurupların işlevsel yükümlülükleri, bir arada olma duygusu, ortak amaca hizmet için uyumlu bir işbirliği; ve bunun karşısında, genellikle maddeci terimlerle kavranan kişisel yarar elde etme çabası – bunda toplumsal sözleşmenin toplumsal bağları, siyasal bağlılığı ve kişisel ahlakı azalttığı görülebilmekte. Ama daha sonra, başka bir model bunun yerini almakta ve kişiyi onun mekanik görüşünden kurtararak bitki ve hayvanların organik yaşantısına benzetme ile işe başlamaktadır. Bu model de yerini serbest ve kendiliğinden sanatsal yaratıcılık kavramına yer veren bir modele bırakmakta: öyle bir model ki şairlerin, ressamların, bestecilerin yarattıkları sanat eserleri gibi, dahi önderlerin şekillendirdiği kişilere ve toplumlara ilham verilmekte. Bazen model, genetik-antropolojik veya organik-psikolojik vb gibi çeşitli kavramların bileşimi olmaktadır. Zaman zaman devrimci bir yön alan, yalnız kuramı değil uygulamayı değiştiren faktörler ve bunun bir zamanlar belirtileri olan kendine has dili, simgesi, fikirleriyle birlikte bu modellerin bir birini izlemesinin nedeni nedir?  Bu büyük, fakat açık olamayan sorunun yanıtı, kısmen, kişilerin tarihin çeşitli zamanlarında değişik ihtiyaç ve sorunlarla karşılaştığı gerçeğinde yatmaktadır. Toplumun ahlak ve siyaset açısından duyarlı ve faal olan kesiminin özellikle zorlayıcı bulduğu konuları açıklamak  veya çözmek için bile eski inanışlara başvurulmuyor. Marksistlerin düşündüğü gibi tek neden olmamasına rağmen, bu sürecin nedenlerinin genellikle ekonomik olabileceğini söyleyebiliriz. Ama, her ne olursa olsun, ahlaki ve siyasal kuram ideallerin dönüştürülmesinde  bu süreç bilinçli bir şekilde kendini göstermektedir. Bu kuram ve ideallerin can damarında ise, kişilerin bilinçli veya bilinçsiz olarak düşünüp hareket ettikleri kuralları belirleyen, kişi ve toplumların değişen “temel” modelleri bulunmaktadır.

MAGEE- Kendilerini basit, pratik insanlar olarak gören bir çok kişinin, modelleri eleştirisel incelemeye tabi tutmayı pratik olmayan bir faaliyet olarak düşünmeleri çok ilginç görülüyor. Eğer kişi düşüncesinin ön dayanaklarını aydınlığa çıkarmazsa, o zaman konuyla ilgili egemen inanışların esiri olmak durumunda kalır. Böylece onun yaşında ve zamanında olan model, farkında olmadan, onun hapishanesi olur.

BERLIN- Gerçekten öyle.

MAGEE- Daha önce başvurmuş olduğumuz bazı fikirlerin etkisinden daha fazla pratik değeri olabilecek ne var ki? Örnek vermek gerekirse, düşüncenin Amerikan, Fransız ve Rus devrimlerinde doğrudan ve açık etkisi olmuştur. Dünyadaki dinlerin tümü, Marksist yönetimlerin tümü ve daha bir çokları, felsefi fikirlerin insanlar üzerinde doğrudan pratik etkisi olabileceğinin, hatta olduğunun örnekleri. Yani felsefi fikirlerin gerçek yaşam ile bağlantısı olmadığı görüşünün kendisi, gerçek yaşam ile bağlantısı olmayan bir görüş oluyor. Bu tamamen gerçeğe aykırı bir şey.

BERLIN- Tamamen katılıyorum. Eğer herhangi bir kişi böyle düşünürse, bu bazı felsefecilerin bu konularla uğraşırken gereksiz yere kendilerine özgü bir dil kullanmalarından ileri geliyor. Ama tabii, onları da tamamen suçlayamayız. Eğer kişi bir konunun içine gerçekten girerse, ayrıntılarla uğraşmaktan da kaçınamaz. Basit bir şekilde işin esasını anladıklarını göstermek için, büyük felsefecilerin herkesin anlayabilecekleri bir dille konuştuklarını görürüz; az üne sahip felsefecilerin ise zaman zaman çok küçük ayrıntılarla biraz fazla uğraştıkları dikkati çeker. Russell bana bir keresinde, kendisinden pek beklemediğim bir biçimde, çok iyi bir gözleminden, büyük felsefecilerin genel görüşlerinin özünde basit olduğundan söz etmişti. Tabii bu, benim çok kısa bir şekilde onların dünya modelleri dediğim, veya onların doğayı ve insan ve dünya yaşamını gördükleri biçimde değil, bu kavramları gerçek veya hayali itirazlara karşı koruduklarında görülüyor. Burada da, tabi, büyük bir zeka kıvraklığı ve teknik dile gerek var; ama bunlar, yalnızca her olası düşmanı geriletmek için meydan savaşında kullanılan savaş makineleri gibi karmaşık silahlar: Kalenin kendisi ise karmaşık değil. Kural olarak, tartışma ve mantık gücü (aslında berrak, kolay anlaşılır ve görece basit olan) genel görüşün bir parçası olmayıp yalnızca saldırı ve savunma için kullanılmaktadır. Dikkatli okunduğu taktirde, Platon Augustinus’un, Descartes’in, Locke’un, Spinoza’nın  veya Kant’ın dünya görüşleri hakkında hiç kimsenin kuşkusu olmaz. Bu herhangi bir çağdaş felsefeci için de geçerli, çünkü onların temel inançları her hangi bir kişi tarafından anlaşılabilecek, ciddi bir kuşkuya yer vermeyecek özelliktedir; kendilerine özgü bir dilleri olması veya yalnızca uzmanlara hitap etmeleri söz konusu değildir.

Çevirenler: İlkay Sunar / Haldun Gürsel

BRYAN MAGEE  /  YENİ DÜŞÜN ADAMLARI

Birey ve Toplum Yay. Ekim 1985  Basıma Hazırlayan: Mete Tunçay

 

 

İSLAM FELSEFESİ

DİĞER DÜŞÜNCE SİSTEMLERİ